Perşembe sabahı uçakla, SİU’2010 için İstanbul’dan Diyarbakır’a geldik. Konferans ile ilgili değil de yörenin bendeki izlenimleri ile ilgili yazmak daha anlamlı olacak.

İlk akşam Diyarbakır turu yaptık. Turda, bize Dicle Üniversitesi öğrencileri ve mezunları rehberlik ettiler. Önce profesyonel rehber sanmıştım ama sonra tanışınca öğrendim. Gayet güzel rehberlik ettiler. Gezilip görülesi çoğu yeri gördük. Cahit Sıtkı’nın Evi, Dengbejler Evi, Keçi Burcu, Artuklu Sarayı ve Hz. Süleyman Camii civarı, Dört Ayaklı Minare aklımda kalanlar. Aynı günün akşamı Class Otel’de belediyenin sponsor olduğu bir yemek tertip edilmiş, ona katıldık. Yemeklerden içeceklere, müzikten ışıklandırmaya çok güzel bir akşam geçirdik. Müzisyenler uzun süre oturak parçaları seslendirdiler ama sonra Delilo isteklerine itiraz edemediler ve ortam bir anda şenlendi, yüzden fazla kişi halay çektik. Delilo bir iki türküden sonra tadını yitiriyor bence. Ekip pek çeşitleme yapamadığındandır belki de. Sonra Hazal’a geçtik, daha az kişi devam etse de benim daha çok hoşuma gitti. Sonra Şemamê çaldılar ve oynadık. İki tane şey dikkatimi çekti: İlki ev sahiplerinden Şemamê oynayabilen kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu, ikincisi de bütün akşam boyunca hiç Kürtçe türkü sözü okunmadı, öyle ki Şemamê’yi enstrumental çaldılar. İlk gözlemim Diyarbakır’a has değil. Genel olarak her yörenin insanı kendi türkülerine ve danslarına uzak; onlardan keyif alamayan ve onları köylülük, gerilik ve cahillikle örtüştüren dejenere bir kimliğe bürünüyor. Ya da tam tersi bir muhafazakarlıkta görünüp kültürü pazarlayan teyteyci kimliklere. Eğer gençler kültürü içinde yaşatırsa halk müziği ve danslarının  tadına doyum olmaz… deyip kişisel mevzuları kapatayım. Aslında bu yörede daha çok bilen insan beklentisi içine girmiştim fakat sanırım bu memleketin her yerinde benzer. İkinci konu da enstrumental şarkı konusu. Keşke Şemamê’yi özgün halinde dinleyip, onlarca kişiyle oynayabilseydik. İkinci akşam valilik sponsorluğunda gala yemeği vardı ve Gazi Köşkü’ndeydik. Bir çeşit yanık sesli amcalar korosu olan müzisyenlerimiz bu sefer özgün dilinde türkü seslendirdiler. Fakat önceki günün coşkusu yakalanamadı. Size çok saçma gelebilir ama bunda ne müzisyenlerin becerisi, ne dil, ne türkü sebepti; bence ortamın dekorasyonu etkiliydi ve de c2h5oh eksiği. Önceki akşamın loş sarı ışıklarının aksine, beyaz, ortaya çıkanı kabak gibi gözler önüne seren floresan lambaların altında meydana çıkmayı, desteklerle cesaret katsayısı arttırılmamış aynı çoklukta insan göze alamadı. Alanlarla halay çektik, misket oynadık, yine beraberce yorulduk.

Üçüncü gün Hasankeyf, Midyat ve Mardin gezisi vardı. Önce Hasankeyf’e gittik. 1970′lerde onbini bulan kale içi nüfus, bugünlerde üçbinden az. Civardaki köylerin çoğu şu an harabe konumunda. Bana kalırsa Hasankeyf bakımsızlıktan tarihi eserden çok bir harabe, bir kalıntı görünümünde. Tarihi, yazının buluşundan öncesine dayanan yerleşkenin büyük bir bölümü, eğer baraj yapılırsa sular altında kalacak. Anlatılana bakılırsa baraj yüz yıla kadar dolup işlevini yitirecek. Ve engellenmezse binlerce yıllık kültür sular altında yitirilecek. Dediğim gibi, zaten şu anda tarihi eserden öte tarihi harabe görünümünde. Önemli bir eser diye gösterdikleri Ulu Camii’nin ne ululuğu kalmış, ne de doğru düzgün bir yapısı. Yukarı tırmanırken yaya yolları çok kötü, taşlar spor ayakkabılarımı harcayacak kadar tümsekli çukurlu. Burası çok turistik bir yer, yollarının bizim köyün yollarından bir nebze farklı olması lazım. Baraj yapılacak yapılmayacak muğlaklığı ve yatırım güvensizliği yörenin insanını usandırmış. Hasankeyf’in ardından Midyat’a uğradık. Gümüş ustalarının dükkanlarında geçti zamanımız, şehirde de dolaştık biraz. Ardından Mardin’e gittik. Muhteşem bir konumu ve potansiyeli var. Kendine özgü bir motifi ve önündeki -Mezopotamya’nın bir parçası- Mardin Ovası manzarası ile tam bir açıkhava müzesi. Ama şehrin içinde yayadan çok taşıt var. Gönül rahatlığıyla yürümek mümkün değil. Tek yön olan caddelere ters yönden giren halk otobüsü şoförleri de şehrin bir parçası! Hatta aksini iddia ederek sizinle didişebiliyorlar bile. Yayalara kalan dapdar kaldırımlar şehrin iç görünümünü çok bozuyor. Bir şekilde şehrin içi mesai saatlerinde taşıt trafiğine kapatılabilse ve alternatif yollarla (tramvay, teleferik, at) ulaşım sağlansa ne kadar güzel olur. Mardin konum ve motif olarak gördüğüm en güzel şehirlerden birisi.

Gezilerin ardından çoğu katılımcı geri döndü. Ben biraz da sakin ve aracısız gezmek için iki gün daha kaldım. Zira öbür türlü gözlemlerinizden kendi fikirlerinizi değil, rehber ve arkadaşlarınızın fikirlerini ediniyorsunuz.

Pazar günü uyandım, kaldığım Kaplan Otel’de kahvaltımı yapıp çıkarken İstanbul’dan gelmiş bir arkadaş ile tanıştım. Dışarıda kahvaltı yapacaktı. Hasanpaşa Hanı’ndaki Kahvaltıcı Kadri’yi tavsiye etmişleri, ben de üç gün daha erken gelmiş ve ondan önce bilgiler edinmiş birinin edasıyla bu bilgiyi sattım! Ben de eşlik ettim kahvaltısına çay içerek. Yiyemedim çünkü o kadar çok şey vardı ve ben o kadar toktum ki gözüm korktu. İnsanlar burda nasıl zayıf kalabiliyor anlamıyorum. Gün içi her dakika yemek yeseniz, çeşit bitmez. Neyse, elemanla sohbet ettik. Diyarbakır’ı sevmiş ama insanını sevmemiş. Benim fikirlerim bahsettiğim gibi dolaylı olduğundan pek yorum yapmadım, sadece dinledim. Ama gün bitiminde, itiraz etmediğime pişman oldum.

Kahvaltı ertesinde Ulu Camii’yi tekrar ziyaret ettim ve sonra Keldani Kilisesi’ne gittim. Orada çekirdek bir aile ile karşılaştım. Kilise çok güzeldi. Görevlisi tatlı bir amca. İçerde Diyarbakır’ın 19. yüzyıl sonlarındaki resmi nüfus oranları vardı. Yarıya yakını Ermeni, bir sürü Süryani, bir sürü Keldani var. Şimdi çoğunluk müslüman Kürtler. Bir ara biz de avluda dururken baba sözü bize getirdi. Bir sünni Türk, bir Alevi Kurmanci, bir Zaza ve bir Keldani aynı avluda güzel güzel sohbet ediyor… Sohbet bitti. Sonrasında birlikte Sema Ocak Evi’ne gittik. Orayı gezdik. Görevli bir kadın, çocuğuyla orada yaşıyormuş ve oraya gelen ziyeretçilerin bahşişleriyle geçimini sağlıyormuş. Zaten gezdiğimiz yerlerde temel eksik bu organizasyon eksikliği. Müze Kart’ınız olsa da bu gibi kimi yerler Kültür Bakanlığı’na bağlı olmadığı için fayda etmiyor. Buralar hep kişilerin veya vakıfların inisiyatifleri ile turizme açılmış. İyi ki de açılmış. Ama haliyle de yardımlar ile bakımları devam ettiriliyor. Tavsiyem cebinizde bol bozukluk ile gezmeniz ve benim gibi para üstü olmayan görevlilere kağıt para verip iç cızlatmamanız. Neyse ki, ev çok güzel bir konumdaydı ve değdi. İçerde Diyarbakır’da yüz-yüzelli yıl öncesinde dokunmuş örnek kıyafetler vardı. O dönemde sadece mutfağı değil, birçok yönü zenginmiş buraların. Fotoğraflardan eski insan manzaralarını görünce de çok şaşırdım. Giyimleri, saçları falan artist gibi hepsinin. Çıkışta Ermeni Kilisesi’ne uğrayacaktık ama tadilatta olduğundan giriş yapamadık. Sonrasında aile ile vedalaştım ve Ankara Üniv.’den yeni tanıştığım arkadaşlarla buluşup geziye onlarla birlikte devam ettim. Birlikte Meryem Ana Kilisesi’ne, Diyarbakır Kilisesi’ne, Melik Ahmet Paşa Camii’ne ve İskender Paşa Camii’ne gittik. İskender Paşa Camii’nin avlusunda çocuklarla epey keyifli vakit geçirdik. Kız çocuklar biraz daha uysallar. Erkekler sürekli didişiyor, boğuşuyor, hatta birbirlerine çok ağır küfür ediyorlar. Kızların arasında bir turuncu kafa vardı ki çok şekerdi. Ondan sonra ara sokaklardan dolaşarak ciğerciye, hana çay içmeye, alışverişe ve kadayıfçıya falan gittik. Her yer çocuk kaynıyor. Gezerseniz biraz sıkıntı oluyor, peşinizi bırakmıyorlar. Hele bir de benim gibi sarışınsanız “hello, where are you from, hey turist” diye hemen yanınıza üşüşüyorlar! Ama korkulacak bir şey değil kesinlikle. Çok saflar, temizler. 10 tane sakız aldık bir liraya. İstanbul’da markette bile bu fiyata bulunmaz. Çocuklar sevinçten uçarak gitti. Tabii el verip kol kaptırmamak için biraz hızlı yürümek, sabitlenmemek gerekebiliyor. Zira sakız alma hamlenizi gören öteki çocuklar anında bitebiliyor etrafınızda. Esnaf için de sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Örneğin Midyat’ta vitrinlere bakarken yanımızda biten çocuklar sebebiyle çoğu dükkanı esgeçmek durumunda kalmıştık. Diyebilirsiniz ki vitrini değil de bu problemi esgeçmek olmuyor mu bu cümleler… Haklısınız ama ne yazık ki gözlemlerim bu yönde, haber kipinde paylaşıyorum. Otele dönüşte peşime bir ufaklık takıldı. “Abi tartıl, abi tartıl”… Adı Fatih’miş. Otele giderken girdiğim her yerde kapının önünde beni bekledi. Toplamda bir kilometre eşlik etmiştir bana. Esnaf da bana gülüyor, ben de halime gülüyorum ama Fatih peşimi bırakmıyor. Çocuklara para verince onların bu şekilde çalıştırılmasının devam etmesine vesile olduğumun farkındayım ve bunu İstanbul’da yapmam ama bu sefer dayanamadım ve bir lira verdim. Kendimi oryantalizm düşüncesindeki beyaz adam gibi hissettim ve bu hissiyattan tiksinerek otele girdim. Akşam maç vardı, izlemek için kahveye gittim. Galatasaray, Bursaspor’u yensin hevesiyle izledik ama malûmunuz Fenerbahçe kazandı.

Son günümde Mardin Kapı’dan çıktım, Hevsel Bahçeleri’ne bakan güzel bir çay bahçesi var, oraya çömdüm, manzaraya daldım. O kadar sessiz ve huzurluydu ki, aklımdaki problemlerle uğraşmak geldi aklıma ve kağıt kalem açıp Fourier dönüşümü ardışık diziler için O(nlogn)’den daha hızlı yapılır mının çözümüne baktım ve önceki değerleri kullanarak hızlıca yapılan bir çözüm buldum. Sonra bir minibüse atlayıp On Gözlü Köprü’nün yanındaki tepede konumlu Erdebil Köşkü’ne gittim. Dicle’ye doğru yiyip içtikten ve köşk çalışanlarının hoş sohbetinden sonra yürüyerek geri döndüm. Yollar biraz ıssız, köpek çıkabilir dediler, o sebeple korkmuştum ama korktuğum başıma gelmedi ve Dağkapı’ya kadar yürüyerek geldim.

Ve zaman doldu, yel yolculuk havası esti, İstanbul’a döndüm. Aklımda Diyarbakır’a dair güzel anılar kaldı. Hem bizi ağırlayan ekibin, hem de genel olarak sokakta karşılaştığım insanın sıcaklığı, içtenliği ve Anadolu/Mezopotamya kokusu kaldı. Sokaklarda gördüğüm çoğu şehirden daha hoşgörülü insanlarla karşılaştım. Bir gün fırsatınız olursa mutlaka gitmelisiniz ve tur rehberlerinin yokluğunda sokaklarda gezerek kendi fikirlerinizi edinmelisiniz. Medyada kasıtlı olarak çirkinleştirilen tarihin büyük medeniyetlerinin yücelttiği bir yörenin güzel insanının hoşgörüsüne ve arkadaşlığına tanık olmalısınız.

Çok fotoğraf çektim, çekildim. Bazısını internete yükledim: Diyarbakır, Mardin, Hasankeyf, Midyat. Ve altta da avludaki enerjik ufaklıklarla geçen güzel anlardan kareler…