Eylül 2009 için arşiv
Yazılım ve Bilim
Türkiye'de, bilimle uğraşan çoğu kişi (lisansüstü öğrencileri ve hocalar) ellerini bir an önce pratikten (onların tabiriyle kod yazmaktan) kurtarmaya çalışıyor. Hatta kod yazmayı küçümseyen insanlar var. Konum gereği proje peşinde koşmaktan, eğitim seviyesini yükseltmeye ve literatürden kopmamaya çalışmaktan bahsetmiyorum. İnsanın enerjisi sınırlıdır, her şeye yetmez, bu çok doğal. Kod ile deneyi gerçeklemeye çalışanlara apaçık ikinci sınıf muamele yapılmasından bahsediyorum. Kod yazmak derken anlaşılması gereken bilimsel kod yazmaktır. Yani yazılım, günümüzdeki bir bilimcinin deney düzeneğidir. Bilimsellik; etiğiyle ve metodlarıyla nasıl bir kültürse onun deney düzeneği de o kültürün bir parçasıdır. Böyle görmeyen insanların armümanları genel de şöyle:
Biriktirmek
İnsan, biriktirerek ilerliyor. Yavaş yavaş biriktiriyor, bu birikimler adım oluyor ona.
Ne zaman yeni bir defter alsam doldurmak hep çok zor oluyor ama önceki defterime devam etmeyi tercih etsem, ellerime bir büyü geliyor sanki, takır takır yazmaya başlıyorum. Defter şöyle olsun, böyle olsun hayallerinden kurtulup gerçekçi bir bakışa geçiyorum ve elden geleni ortaya koyuyorum. Şu 21. yüzyıla ait sıkılıp yüzeysel geçiverme hastalığından kurtulup eski defterlere devam etmeyi öğrenmek lazım.
Buradaki defter herhangi başka bir şey de olabilir, hatta her şey olabilir.
Taş çorbası
"Savaştan yorgun argın dönen üç askerin karşısına bir köy çıkar. Midesi kazınan askerler köylülerden yiyecek bir şeyler bulacağı umuduyla köye dalarlar ama gelgelelim savaştan bıkan köylüler ortamdan kabı kacağı çekmiş, kendilerini dış dünyaya kapamışlardır. Kapı kapı dolanıp kimseden bir cevap alamayan askerlerin aklına bir fikir gelir. Biri çeşmeden su getirir, diğeri koşar birkaç taş kapar, kalan da ocağı yakar. Başlarlar taş kaynatmaya. Bir taraftan da yemek muhabbetine koyulurlar. Camdan olayı izleyen bir köylü meraktan yerinde duramaz, çıkar gelir. Bakar, adamlar ciddi ciddi taş kaynatıyor. Dayanamaz sorar; 'Bunu mu yiyeceksiniz?!'. 'Ah' der, uzun boylu asker, 'birkaç tanecik havuç olaydı, daha iyi olurdu ama...'. Duruma gönlü elvermeyen köylü bir koşu gider, biriktirdiği havuçlardan bir torba kapıp getirir, tencereye atar. Bu arada diğer köylüler de yavaş yavaş meydanda toplanmaktadır. Havuçları taşların arasına dağıtan asker hayıflanır, 'bir de şöyle patates olacaktı ki, oof!'. Patates tarlasından arda kalanları saklayan köylü koşar bu sefer, patates getirir. Soğandı, biberdi, etti derken tencere dolmaya başlar. Askerin biri taşları çıkarır. Sonunda ortaya enfes bir yemek çıkar. Askerler, köylüler hep beraber otururlar; bir güzel afiyetle yerler. Bu köylülerin aylardır yediği tek güzel yemektir."

